The Terminal Filminin ”Ev” Olgusu Açısından İncelenmesi

The Terminal Filminin ”Ev” Olgusu Açısından İncelenmesi

2004 yılında sinema salonlarında gösterime giren başrolünde Tom Hanks’in Viktor Navorski karakterini canlandırdığı dram, komedi türünde olan The Terminal filmi Amerikalı sinema yönetmeni Steven Spielberg tarafından çekildi. Yönetmenin, Mehran Karimi Nasseri adlı İranlı kişinin ilginç yaşam öyküsünden etkilenerek çektiği bu film bir politik komedi olarak da adlandırılabilir. Nasseri’nin hikâyesini anlatan bir otobiyografi de 2004 yılında yayınlanmıştır.

Otobiyografi kitabında lakabı Sir Alfred olarak aktarılan Nasseri adlı kişi 15 yıl boyunca Paris Charles de Gaulle havalimanında yaşamıştır1. 1945 İran doğumlu olan Nasseri, 20 yaşındayken babasını kaybetmiş ve bu üzüntü sırasında gerçek ailesinin İngiltere de olduğunu öğrenmiştir. Bunun ardından bir yıl İngiltere de eğitim görmüş, ailesi ile iletişimi kopunca İran’a geri dönmüştür. Politik eylemlerinden dolayı İran’da bir süre hapis yattıktan sonra sınır dışı edilmiş, ülkesiz bir insan olmuştur. Sadece bir yıl geçerli İran pasaportu verilen Nasseri sığınmak için 1988 yılında gittiği Fransa da Paris havalimanında tüm göçmen belgelerini kaybetmiştir. İngiltere’ye sığınmak için Londra uçağına binmiş fakat oradan da belgeleri olmadığı için Charles de Gaulle havalimanına geri gönderilmiştir. Havalimanından kaçmaya kalktığında tutuklanmış ve illegal göçmen olarak 6 ay hapis yatmıştır. Tutukluluk süresi bitince tekrar havalimanına bırakılan Nasseri tutuklanmaktan korktuğu için kaçamamış, ayrıca herhangi bir ülkesi veya göçmen belgeleri de olmadığı için başka bir uçağa da binememiştir. Hastalanıp görevliler tarafından hastaneye götürüldüğü güne kadar birinci terminal binasında yaşamını sürdürmüştür.

Film kahramanımız Viktor Navorski’nin ülkesinde ise bir askeri darbe sonucu yönetim el değiştiriyor. Bunun sonucunda ABD bu ülkeyle ilişkilerini askıya alıyor. Vizeler geçersiz hale geliyor. ABD’nin ülkesiyle ilişkileri düzelene kadar havalimanında transit yolcular salonunda beklemek zorunda kalıyor. Hikâye tam bu bekleme sırasında başlıyor. Ve bu terminal binasının New York şehri yani ABD ile sınırı sadece bir kapı olarak gösteriliyor. Navorski Doğu Avrupa’da bir ülke olan Krakozya’dan ABD’ye gelmiştir. Yönetmenin yarattığı hayali ülke ve seçtiği coğrafi bölge filmi incelerken dikkate alınması gereken önemli unsurlardan birisidir.

Hazırladığım bu çalışmanın amacı film için ilham alınan İranlı kişiyi incelemek değil, Tom Hanks’in canlandırdığı Viktor Navorski karakterini ve havalimanındaki yaşamını incelemektir. Film bize Viktor’un yaşadığı yeri ev gibi gösteriyor ve hissettiriyor. Burası gerçekten ev olabilir mi? Bir yerin ev olabilmesi için şartlar nelerdir? Filmden bazı karelerle bunları sorgulayacağım. Film gerçek kişinin hikâyesinden etkilenmiştir fakat birebir aynısı değildir.

Film, New York Uluslar arası havalimanında, sırasıyla; uçakların iniş kalkış saatlerini gösteren tablo, Pekin uçağının limana indiğini anons eden bir ses, ABD gümrük sınır ve muhazafa görüntüleri ve çok sayıda havalimanı polisi görüntüleriyle başlıyor. Filmin başkahramanı Viktor Navorski ise kameranın kadrajında ilk defa ABD’ye kaçak girmeye çalışan mickey mouse tişörtü giymiş Çinli turistlerin liman içindeki polis kovalamacası sırasında gümrük memurunun önünde elinde pasaportu ve kapalı konserve kutusu ile görünüyor.

New York Uluslar arası havalimanı, uçakların indiği alana ve şehre bakan iki cephesi de camdan inşa edilmiştir. Bu sayede dış dünyayla bağlantı kurabilmektedir. Apron tarafında uçakları görebilmekte, şehre bakan tarafta ise şehrin çok küçük bir kısmını görebilmektedir. Film boyunca sürekli ‘’borders’’ kelimesi yazılı tabelalar ve şeritler bulunmaktadır. Bu tabelalar bize sınırları hatırlatmasının yanında 2011 yılında iflas eden uluslar arası bir kitapevini de hatırlatmaktadır. Aslında bu yapı, Navorski için bir geçiş noktası değil, yasalardaki belirli boşluklar düzelene kadar yaşamak zorunda olduğu alandır. Pasaport kontrol bölümünden zorunlu olarak geçirilmiştir fakat New York’a girmesi halinde tutuklanacaktır.

Bu geçiş noktası ataerkil bir yönetim tarafından idare edilmektedir, erkek domine bir durum söz konusudur. Pasaport polisleri dışında koruma ve yönetme konusunda kadın polis veya bu konuda görevli yoktur. Hamam veya kahvehanedeki gibi bazı insanlara açık bazı insanlara kapalı da değildir. Herkese açıktır bu havalimanlarındaki transit alanlar ama çıkışında sorunla karşılaşabilinir. Modern bireyi tanımlamak için kullanılan bazı karşıtlıklar bu konuyu incelerken de kullanılabilir; özel/kamusal, durağanlık/hareket, bağımlılık/özerklik gibi.  Bu karşıtlıklar film boyunca birbirinin tanımına giren gerginlikler yaratmaktadır.

Antropolog Marc Auge havalimanlarını non-place olarak tanımlamıştır2. Non-place alanlar, geçici, yer olarak yeteri kadar önemsemediğimiz alanlardır. Pasaport numaranız sizi bu alanda tanımlayan tek şeydir. Fakat filmin kahramanı Navorski için havalimanındaki transit geçiş alanı aslında gerçek tanımlarını tam karşılamayan evi, işyeri, randevu alanı, iş aradığı mecra, eğlenme alanı, dostluklar geliştirdiği bir mekân olmuştur. Ayrıca bu mekânda filmin kahramanına herkes farklı bir açıdan bakıyor. Transit alandan geçebilen yolcular onu kendileri gibi geçiş yolcusu olarak görüyor, havalimanı sınır görevlileri onu bir problem olarak tanımlıyor, havalimanında çalışanlar onu bir arkadaş gibi görüyor, bazı çalışanlarsa onu ajan olarak tanımlıyor.

Viktor burayı bir yaşam alanı haline getirmeye çalışıyor. Burası ev olabilir mi? Genel olarak ‘’ev’’ kavramı bulunduğu toplumdan, milletinden ayrı düşünülemez. Fakat transit alanı kendine zorunlu bir yaşam alanı haline getirmiş olan Viktor için bu ev tanımı hiçbir millete, topluma ait değildir. Ayrıca bir deney canlısı gibi sürekli gözetim altında olduğu, kaçarsa hapse atılacağı korkusu, kendini veya eşyalarını saklayabileceği herhangi bir tanımdan söz edemeyişimiz bu transit alanın ev olarak tanımlanmasını da zorlaştırıyor.

Dünyada hem bir yer olup hem de dünyanın hiçbir yerine ait olmayan bu mekân başkaları için tanımsız bir yaşam alanı olabildiğini görüyoruz film boyunca. Viktor’un yaşadığı bu mekân sınırları olan bir non-place alan. Ülkesinin verdiği kimlik numarası veya pasaport numarası bile tanımlayamıyor Viktor’u bu bölgede. Bu sebeplerden ötürü cinsiyeti de bir anlam taşımıyor.

Bu havalimanının çok yoğun bir trafiğe sahip olduğu görünüyor. Ev tanımını tam karşılamayan bu bölgede, Navorski temel ihtiyaçları konusunda çaresizlikler yaşamaya başlıyor. Çaresizliklerinin sebebi bu alanın bir evin barındırması gereken mekânlara sahip olmayışıdır. Bir evin karşıladığı her şeyi karşılayabilecek durumda değil çünkü başka bir amaç için inşa edilmiş.

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan uyku için kendine bir yer arıyor ilk gece. Erkeğin değişebilir olanla ilişkisini burada görmeye başlıyoruz. Adım adım mekânları kendi ihtiyaçları için dönüştürmeye başlıyor. Uyumak için kullanılmayan bir eski eşya deposunda sıraları birleştirerek kendine bir yatak yapıyor fakat havalimanında apron’a bakan bölümün cam olması sebebiyle uçaklardan gelen ışıklar uyuma eylemini güçleştiriyor. Herkesin şaşkın bakışları içinde yıkanmak için halka açık bir tuvaleti kullanıyor. Bu tuvalette giysilerini değiştirmek istediği zaman ise bir giyinme kabini oluyor Navorski için.

Bunların yanı sıra transit alanda tanıştığı kadın hostesle yemek yiyebilmek için apron’a bakan boş bir alanda, havalimanında edindiği arkadaşları sayesinde bir restoran kuruyorlar ve burada bir akşam yemeği yiyorlar. Burada şu soruyu da sormalıyız, ev duygusal ihtiyaçlarını karşılıyor mu Navorski’nin? Film de birçok şey –mış gibi olduğu için tam olarak duygusal ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir mekân olarak bakamayız bu duruma da.

İletişim özgürlüğünde de kısıtlı bir hayat yaşıyor Navorski. Hâlbuki evimizden özgürce dışarı çıkabilir, telekomünikasyon araçlarını kullanarak özgürce iletişime geçebiliriz. Ankesörlü telefonlar dışında bu terminal binasının dışıyla hiçbir başka bağlantı kuramıyor. Bir de havalimanı polisleri tarafından verilen bir çağrı cihazı var, istediklerinde ona ulaşabilmeleri için. Ankesörlü telefonları kullanabilmesi ise para kazanmasına bağlı olduğu gösteriliyor ve geleneksel ev kavramına uymuyor. Geleneksel anlamda ev bizim para kazandığımız bir yer değil.

Bir olay ya da obje mekânın anlamını değiştirebilme gücüne sahiptir. Ev ise bizim her zaman geliştirmek ve güzelleştirmek istediğimiz bir yer. Mekâna yatırım da yapmaya başlıyor. Filmin kahramanı, hostesi etkilemek için el işçiliği ve ustalığını kullanarak, kullanılmayan eşyalardan bekleme salonunun depo alanına bir çeşme yapıyor. Kırık fayansları da ayna olarak kullandığı bu çeşme mekânın anlamını birisi o çeşmeyi yıkana kadar değiştirmiş oluyor.

İnsanın yaşayabilmesi için ise zorunlu bazı temel günlük ihtiyaçları vardır, karnını doyurma ihtiyacı gibi. Bu konuda yaşadığı çaresizlikleri çözebilmek için kapitalist düzeni temsil eden parayı kazanması gerektiği gösterilmektedir. Krakozya yani ülkesiyle olan ilişkiler askıya alındığı için kendi parasını exchange bürolarında değiştiremiyor. İngilizce bilmeyen Navorski bu fizyolojik ihtiyaçlarını giderebilmek için bir asimilasyon süreci içine giriyor. İngilizce öğrenmeye başladı ve Mcdonalds tan ilk hamburgerini alabilmesi için havalimanı bagaj arabalarını yerine koyarak her birinden 25 cent topladı. Navorski’yi alandan kaçmaya zorlayan havalimanı sınır amiri para kazanmasını durdurmak için arabaları toplamaya yeni bir işçi aldı. Bundan sonra havalimanında çalışan bir genç her gün yemek verme teklifinde bulunuyor. Karşılığında her gün gidip form doldurduğu pasaport polisi kadından bilgi almasını ve aralarında başlamasını istediği bir ilişkiye yardım etmesini istiyor.

Pasaportu elinden alındığı için herhangi bir mağazada veya restoranda çalışamıyor. Bu açıdan baktığımızda yine geleneksel ev tanımına uymuyor. Bir insanın yaşam alanı yani evinin içinde işyeri olmaz. Ve Navorski bu ev olarak lanse edilen yerde bir gece mesleğini kullanarak tamamlanmamış bir duvarı bitiriyor. Ustabaşı sabah gelip bu işçiliği gördüğünde Navorski’yi kaçak olarak işe alıyorlar ve düzenli bir şekilde para kazanmaya başlıyor. Tüm bunlar olurken İngilizceyi de kendini ifade edebilecek kadar öğrenmiş olduğunu görüyoruz.

Filmin sonuna geldiğimizde ise bu transit alan özgürlüğün savunulduğu bir mekân oluyor. Biz geleneksel anlamda evimizde özgürüz ve yasalarla da bu hakkımız korunuyor bu yüzden özgürlüğümüzü savunmak zorunda olduğumuz bir yer de değildir ev. Ülkesindeki savaş bitince Viktor’u geri göndermek isteyen transit alanın polis amiri ya da ABD devlet görevlisi farkında olmadan bir özgürlük hareketi başlatıyor. Eğer ülkesine dönmezse havalimanında çalışan kaçak bazı kişileri ülkelerine göndermekle tehdit ediyor. Ülkesine dönmeyi kabul eden Viktor, kurduğu dostluklar için hayallerinden vazgeçiyor. Fakat bunu öğrenen kaçak bir çalışan apronda uçağın önüne geçerek bir kural ihlali yapıyor, kendini yakalattırıyor. Bunun üzerine bir günlük ABD vizesini alıyor, konserve kutusunu açıyor ve babasının hayalini tamamlıyor. Bazen bir olay mekânın anlamını sonsuza kadar değiştirebilir. Sizce de bu özgürlük hareketi terminal binasının anlamını değiştirmiş midir?

Sonuç Yerine

Cinsiyetsiz bir mekân olan bu transit alan, trans kelime anlamından da geldiği üzere sürekli değişim döngüsü üzerine çalışır. Buraya gelen tüm insanlar için bu alan sadece bir geçiş noktasıdır. Ama eril devlet yetkilileri tarafından izin verilmediği zamanlarda buradan geçerek ülkeye giriş yapamazsın, kendi ülkene de geri dönemeyebilirsin ve hiçbir yere ait olmayan bir mekân olur. Navorski kaçmadığı sürece tutuklanamıyor bile.

Doğu Avrupa komünist bir bölge olarak biliniyor. Navorski’nin yaşadıkları geldiği yerle çelişkili. Kapitalist düzeni temsil eden paranın kazanılma zorunluluğu, ilk zamanlar kazandığı cent’lerle Mcdonalds’tan sürekli hamburger yemesi, diğer insanlarla iletişimi sağlayabilmek için İngilizce öğrenmek zorunda bırakılması kendi kültürüne aykırı durumlar. En çarpıcı yanı ise filmin sonunda ABD’ye girebilmesidir. Film boyunca kendi kültürüne aykırı olan dayatmaların hepsini tamamladığında vizesini alıyor.

Non-place olarak bildiğimiz bir yer, ev gibi kullanılıyor. Tüm film boyunca –mış gibi yapılıyor aslında. Bize filmde ev gibi gösterilen bu yer hiçbir zaman bir ev’in karşılayabildiklerini tam anlamıyla vermiyor. Uyumak için odası, giysilerini saklamak için dolabı, yıkanmak için banyosu, yemek yapabilmek için mutfağı, misafirlerini karşılayabileceği bir salonu yok. Bir ev düşünün ki bir kapısı New York şehrine açılsın bir diğer kapısı dünyanın her yerine giden uçaklara ve bu iki kapı arasında gümrük muhafaza polisleri olsun. Görülüyor ki, insanın yaşamaya karar verdiği veya yaşamak için mecbur kaldığı her alan onun evi olamıyor.

Kaynakça

  1. Alfred Mehran, The Terminal Man, Corgi Books, 2004
  2. Marc Auge, Non-Places introduction to an anthropology of supermodernity, Verso, Londra,1995

28.05.2014

Reklamlar
YENİ BİR ÜÇGEN!

YENİ BİR ÜÇGEN!

Son on yıl içinde bir çok yerde de konuşulan bir üçgen var hayatımızda. Evimiz, iş yerimiz ve kahve dükkanları..Bu trendle beraber mobil çalışmaya, insanlarla daha çok etkileşimde bulunmaya başladık. Fakat bu üçgenin içinde sıkıştık kaldık, kendimize ayırdığımız zaman giderek azalmaya başladı.

Önümüzdeki on yıllık sürece baktığımızda bu şekilde devam edemeyiz. Bu üçgenin bazı parçalarını değiştirmeliyiz. Yeni üçgenimiz; evimiz, hobilerimiz ve çalışma alanlarımızdan oluşmalı. Daha özgür bir yaşam, daha yaratıcı bireyler sağlayacaktır. Değiştirmekte ısrarcı olmazsanız, arkanızdan gelen Z kuşağı sizi buna zorlayacaktır. İyisi mi değişimi başlatalım..

IMG-20140212-00138